Yeni Eklenenler

Sayfamiza Raşid'in Zikir Evradı PRO9-2 PDF Dokumente Ekelendi Hemen indir yada online oku - Sayfamiza Online Okumak icin Raşid'in Zikir Evradının Arapçası - Arapça Text Halinde ve Resim Halinde olani eklendi

Sponsor1

Sonntag, 12. März 2017

Hilye-i Şerif Nedir? - Hz.Muhammed ( S.A.V.) 'in Hilye-i Şerifleri




Hilye-i Şerif Nedir? - Hz.Muhammed ( S.A.V.) 'in Hilye-i Şeriflerini Buyrun Öğrenelim

Hilye-i Şerif TABLOLARI EN ALTTA

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed ( S.A.V.) 'in Hilye-i Şerifleri Buyrun Öğrenelim

HİLYE-İ ŞERİF NEDİR? HİLYE-İ ŞERİFİN FAZİLETLERİ NELERDİR?

Hilye nedir? Hilye-i şerîf yazmanın ve ona bakmanın faziletleri nelerdir? Hilye-i şerîf nereden geliyor? İşte cevapları…

Hilye, lügatte süs, ziynet, yüz ve rûh güzelliği demektir. Istılahta ise, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, beşer kelâmının imkânları nisbetinde kelimelerle çizilmiş resmidir.

Nahîfî şöyle der :

“Muhakkak ki bir kimse, hilye-i şerîf yazsa ve ona çok nazar eylese, Allâh Teâlâ o kimseyi hastalık ve sıkıntılardan ve ânî ölümden hıfzeyler. Şâyet bir yere sefer ettiğinde berâberinde götürürse, o seferinde dâimâ Hak -celle celâlühû-’nun muhâfazasında olur.”

Birçok İslâm müellifi, hilye-i şerîfenin sayısız fazîletleri hakkında düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i rüyâda görmek için de hilye-i şerîfeyi teberrüken ezberleme an’anesi, birçok İslâm ülkesinde hâlâ mevcuttur.

EFENDİMİZİ ANLATMADA KELİMLERİN KİFÂYETSİZLİĞİ

Bununla berâber düşünmek lâzımdır ki, Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “nûrun alâ nûr”, yâni nûr üstüne nûr diye tavsîf edilen mübârek sîmâsını sözle tasvîr ederken kelimelerin kifâyetsizliği kadar, beşerin O’nun hakîkatini müşâhede ve idrâkteki mutlak aczi de hesâba katılmalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna lutfettiği bütün güzellikleri şahsında toplayan o eşsiz varlığı, kâmil mânâda târif edebilmek mümkün değildir. Nitekim Hâkânî’nin dediği gibi :

Gelmemiştir bilir eşyâ ânı,
Yaradılmışta O’nun akrânı…

“Bütün varlıklar O’nun hak peygamber olduğunu bilir. Çünkü yaratılmışlar arasında O’nun benzeri hiçbir zaman vücûda gelmemiştir.”

Güzeller Güzeli Efendimiz’in kelimelerle resmini çizmeye çalışan bu tasvirler, saâdet devrine eremeyen ve hasretle yanan gönülleri bir nebze olsun teskîn ve tesellî etmektedir. Efendimiz’i anlatan değerli rivâyetleri nakleden kimseler, bize âdeta deryâdan bir katre sunmaktadırlar. Bu katredeki ummânı görmeye çalışan mü’minler, Âlemlerin Efendisi’ne olan muhabbetlerini artırarak O’nun üsve-i hasenesinden istifâde etmeye, şemâil ve ahlâkı ile mütehallî olmaya gayret göstermişlerdir.

Hakîkaten insanın gönlü, fıtratı îcâbı dâimâ güzelliğe doğru meyleder, onunla berâber olmak ister. Bu câzibe sebebiyle zihni dâimâ onunla meşgul olur. Gönlünde rûh ve ahlâk bakımından mahbûbuna benzeme arzusu doğar. Netîcede sevdiği şahsı örnek alarak onun hâliyle hâllenmeye başlar. Bu fıtrî temâyül sebebiyle şemâil-i şerîfin, Peygamber Efendimiz’e olan iştiyak, muhabbet ve ittibâyı artırmaya vesîle olacağı muhakkaktır.

HİND BİN EBÎ HÂLE’NİN EFENDİMİZİ TÂRİFİ

Nitekim Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-, üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir :

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allâh Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allâh Rasûlü’nden bir şeyler anlatması benim çok hoşuma giderdi.” ( Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Gül yüzlü Efendimiz’in şemâilini dinlemeye doyamayan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anhümâ-, O’nun mübârek cemâlini babaları Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan da birçok defâ dinlemişler ve bizlere nakletmişlerdir.

Acabâ yazılan şemâil-i şerîfeler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatinin kaçta kaçını ifâde edebilir?!. Muhakkak ki şemâil-i şerîfeyi, herkes gönlündeki muhabbet nisbetinde ve kelimelerin mahdut muhtevâsı içinde idrâk edebilir.

HİLYE-İ ŞERİF ( PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞEMÂİLİ)

Biz de bu sahadaki aczimizi îtirâf ile birlikte, bizlere kadar ulaşan rivâyetlerden gönlümüze akseden şebnemler misâli, hilye-i şerîfeyi teberrüken nakletmeyi arzu ettik. Muhtelif rivâyetlerde hulâsaten şöyle buyrulmaktadır :

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, uzuna yakın orta boylu idi.

Yaratılışı fevkalâde dengeli olup mütenâsip bir vücûda sâhipti.

Göğsü geniş, iki omuzlarının arası açıktı. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardı.

Kemikleri ve eklemleri irice idi.

Teni gül gibi pembemsi beyaz, nûrânî ve parlak, ipekten yumuşaktı. Mübârek vücûdu dâimâ temiz idi ve râyihası ferahlık verirdi. Koku sürünsün veya sürünmesin teni ve teri, en güzel kokulardan daha hoş bir letâfette idi. Bir kimse O’nunla musâfaha etse, bütün gün O’nun latîf kokusu ile mütelezziz olurdu. Sanki güller, kokusunu O’ndan almıştı. Mübârek elleriyle bir çocuğun başını okşasalar, o çocuk, güzel kokusuyla diğer çocuklardan ayırt edilirdi.

Terlediği zaman teni, gül yaprakları üzerindeki şebnemleri andırırdı.

Sakalı gür idi. Uzattığı zaman, bir tutamdan fazla uzatmazdı. Vefât ettiklerinde, saçlarında ve sakallarında yirmi kadar beyaz vardı.

Kaşları hilâl gibi olup iki kaşı arası birbirinden uzakça ve açık idi.

İki kaşı arasında bir damar bulunuyordu ki, Hak için öfkelendiği zaman kabarırdı.

İnci gibi dişleri sakaliserifolup dâimâ misvak kullanır, sık sık kullanılmasını tavsiye ederlerdi.

Kirpikleri uzun ve siyah idi. Gözleri büyükçe, siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz idi. Sanki gözlerinde kudret eliyle ezelde çekilmiş bir sürme vardı.

Müstesnâ rûhî yapısının kemâli gibi, vücut yapısının cemâli de eşsizdi.[1]

Sîmâsı, geceleyin ayın on dördü gibi parlardı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- buyurur ki :

“Rasûlullâh’ın yüzü o kadar nûr saçardı ki, gece karanlığında, ipliği iğneye O’nun yüzünün aydınlığında geçirirdim.”

İki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkıyla yanardı. Vefâtı esnâsında bu mührün gayb âlemine gitmesi, irtihâlinin tasdîki oldu.[2]

Mübârek ve nûrânî vücûdu vefâtından sonra hiçbir değişikliğe uğramamıştı. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, mahzûn, mağmûm, gözü ve gönlü yaşlı bir şekilde “Varlık Nûru”na nazar ederek :

“Hayâtın gibi vefâtın da ne güzel yâ Rasûlallâh!..” demiş ve mübârek alınlarına dudaklarını değdirmiştir.

Allâh Rasûlü’nün rik­kat-i kal­biy­e­si­nin de­rin­li­ği­ni îzâh et­mek müm­kün de­ğil­di.

Fu­zû­lî söz söy­le­me­yip her ke­lâ­mı hik­met ve na­sî­hat idi. Lü­ga­tin­de as­lâ dedi­ko­du ve mâ­lâ­yâ­ni yok­tu. Her­ke­sin akıl ve id­râ­ki­ne gö­re söz söy­ler­di.

Mü­lâ­yim ve mü­te­vâ­zî idi. Gül­me­sin­de kah­ka­ha gi­bi aşı­rı­lık ol­maz­dı. Dâimâ mü­te­bes­sim­di.

O’nu an­sı­zın gö­ren kim­se­yi haş­yet sa­rar­dı. O’nun­la ül­fet ve soh­bet eden kim­se, O’na cân u gö­nül­den âşık ve mu­hib olur­du.peygamberimizinmesi

De­re­ce­le­ri­ne gö­re fa­zî­let er­bâ­bı­na ih­ti­râm ey­ler­di. Ak­ra­bâ­sı­na da zi­yâ­de ik­râm eder­di. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara da rıfk ve lutuf ile muâmele eder­ ve :

“Hiçbi­ri­niz ken­di nef­si için is­te­di­ği­ni, mü’min kar­de­şi için de is­te­me­dik­çe kâ­mil mü’­min ola­maz.” bu­yu­rur­du. ( Bu­hâ­rî, Îman, 7; Müs­lim, Îman, 71-72)

Hiz­met­kâr­la­rı­nı pek hoş tu­tar­dı. Ken­di­si ne yer ve ne gi­yer­se, on­la­ra da onu ye­di­rir ve giy­di­rir­di. Cö­mert, ik­ram sâ­hi­bi, şef­kat­li ve mer­ha­met­li, gerektiğinde ce­sur ve îcâbında ha­lîm idi.

Ahit ve vaadin­de sâ­bit, sö­zün­de sâ­dık idi. Ah­lâk gü­zel­li­ği, akıl ve ze­kâ yö­nüy­le de cüm­le in­san­lar­dan üs­tün ve her tür­lü medh ü se­nâ­ya lâ­yık idi. Sû­re­ti gü­zel, sî­re­ti mü­kem­mel, mis­li ya­ra­tıl­ma­mış bir vü­cûd-i mü­bâ­rek idi.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hüz­nü dâ­imî, te­fek­kü­rü sü­rek­liy­di. Za­rû­ret ol­mak­sı­zın ko­nuş­maz­dı. Sü­kû­net hâ­li uzun sü­rer­di. Bir sö­ze baş­la­yın­ca ya­rım bı­rak­maz, onu ta­mam­la­ya­rak bi­ti­rir­di. Az söz­le çok mâ­nâ­lar ifâ­de eder­di. Söz­le­ri tâ­ne tâ­ne idi. Ne lü­zû­mun­dan faz­la ne de az idi. Ya­ra­tı­lış ola­rak yu­mu­şak huy­lu ol­ma­sı­na rağ­men gâ­yet sa­lâ­bet­li ve hey­bet­li idi.

Öf­ke­len­di­ği za­man ye­rin­den kalk­maz­dı. Hakka îti­raz edil­me­si­nin, hak­kın çiğ­nen­me­si­nin hâ­ri­cin­de öf­ke­len­mez­di. Kim­se­nin far­kı­na var­ma­dı­ğı bir hak çiğ­nen­di­ği za­man öf­ke­le­nir, hak ye­ri­ni bu­lun­ca­ya ka­dar öf­ke­si de­vâm eder­di. An­cak hak­kı tev­zî et­tik­ten son­ra sü­kû­ne­te bü­rü­nür­dü. As­lâ ken­di­si için öf­ke­len­mez­di. Şahsına mahsus durumlarda ken­di­si­ni de mü­dâ­faa et­mez, kim­sey­le mü­nâ­ka­şa­ya gi­riş­mez­di.

O, kim­se­nin hâ­ne­si­ne izin al­ma­dan gir­mez­di. Evi­ne gel­di­ği za­man da ev­de ka­la­ca­ğı müd­de­ti üçe bö­ler­di; bi­ri­ni Al­lâh’a ibâ­de­te, di­ğerini âi­le­si­ne, üçün­cü­sü­nü de şah­sı­na ayı­rır­dı. Ken­di­si­ne ayır­dı­ğı za­mâ­nı­nı, avâm-ha­vâs in­san­la­rın hep­si­ne tah­sîs eder, on­lar­dan kim­se­yi mah­rum bı­rak­maz­dı. Hep­si­nin gön­lü­nü fet­he­der­di.hirka

Ra­sû­lul­lâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in her hâl ve ha­re­ke­ti, zikrullâh ile idi.

Bel­li bir ye­rin­de otur­ma­nın âdet edi­nil­me­si­ni ön­le­mek için mes­cid­le­rin her ye­rin­de otur­du­ğu olur­du. Yer­le­re ve ma­kam­la­ra kudsiyyet izâ­fe edil­me­si­ni ve mec­lis­ler­de te­keb­bü­re me­dâr ola­cak bir ta­vır ta­kı­nıl­ma­sı­nı is­te­mez­­di. Bir mec­li­se gi­rin­ce, ne­re­si boş kal­mış­sa ora­ya otu­rur, her­ke­sin de böy­le yap­ma­sı­nı ar­zu eder­di.

Kim O’ndan her­han­gi bir ih­ti­yâ­cı­nı gi­der­mek için bir şey is­tese, o is­ter ehem­mi­yet­li, is­ter ehem­mi­yet­siz ol­sun, onu ye­ri­ne ge­tir­me­den hu­zur bu­la­maz, ih­ti­yâ­cı hal­let­me­si müm­kün ol­ma­dı­ğı tak­dir­de, hiç ol­maz­sa gü­zel bir söz ile mu­hâ­ta­bı­nın gön­lü­nü al­mak­tan ge­ri kal­maz­dı. O, her­ke­sin dert or­ta­ğı idi. İn­san­lar, han­gi ma­kam ve mev­kî­de olur­sa ol­sun, zen­gin-fa­kir, âlim-câ­hil, O’nun ya­nın­da in­san ol­mak hay­si­ye­tiy­le mü­sâ­vî bir mu­âme­le­ye nâ­il olur­lar­dı. Bü­tün mec­lis­le­ri ilim, hi­lim, ha­yâ, ihlâs, sa­bır, vakar, te­vek­kül ve emâ­net gi­bi fa­zî­let­le­rin câ­rî ve hâ­kim ol­du­ğu bir ma­hal­di.

Ayıp ve ku­sur­la­rı sebebiyle kim­se­yi kı­na­maz, îkâz etmek zarûreti hâsıl olunca bu­nu, kar­şı­sın­da­ki­ni rencide et­me­ye­cek şe­kil­de zarif bir îmâ ile ya­par­dı.

“Müs­lü­man kar­de­şi­nin uğ­ra­dı­ğı fe­lâ­ke­ti se­vinç­le kar­şı­la­ma! Al­lâh Te­âlâ onu rah­me­tiy­le fe­lâ­ket­ten kur­ta­rır da se­ni imtihan eder.” buyururdu. ( Tir­mi­zî, Kı­yâ­met, 54)

Hiç kim­se­nin zâ­hi­re çık­ma­mış ayıp ve ku­su­ruy­la meş­gul ol­ma­dı­ğı gi­bi, bu tür hâlle­rin araş­tı­rıl­ma­sı­nı da şid­det­le meneder­ler­di. Zî­râ baş­ka­la­rı hak­kın­da zan ve te­ces­süs, ilâ­hî emir­ler­le menolun­muş­tu.

Se­vâ­bı­nı um­du­ğu mesele­ler hâ­ri­cin­de ko­nuş­maz­dı. Soh­bet mec­lis­le­ri vecd için­de idi. O ko­nu­şur­ken et­râ­fın­da­ki­ler öy­le bü­yü­le­nir ve can ku­la­ğıy­la din­ler­di ki, Hazret-i Ömer -ra­dı­yallâ­hu anh-’ın ifâ­de­si vec­hi­le, baş­la­rı­na bir kuş kon­muş ol­sa, uç­ma­dan sa­at­ler­ce du­ra­bi­lir­di. O’ndan as­hâ­bı­na ak­se­den edeb ve ha­yâ o de­re­ce­de idi ki, ken­di­si­ne su­âl sor­ma­yı bi­le -ço­ğu ke­re- cür’et te­lâk­kî eder ve çöl­den bir be­de­vî ge­le­rek Hazret-i Pey­gam­ber’le soh­be­te ve­sî­le ol­sa da, O’nun feyz ve rû­hâ­ni­ye­tin­den is­ti­fâ­de et­sek di­ye bek­ler­ler­di.[3]

Hattâ heybetinden çekindikleri için iki sene soru soramadan bekleyenler vardı. Mehâbetinden mübârek yüzüne bakamazlardı.

Amr bin Âs -radıyallâhu anh- şöyle demiştir :

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzûrunda duyduğum hayâ hissi ve O’na karşı beslediğim tâzîm duygusundan dolayı, başımı kaldırıp da doya doya mübârek ve nûrlu çehrelerini seyredemedim. Eğer bugün bana, «Bize Rasûlullâh’ı tavsîf et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” ( Müslim, Îman, 192; Ahmed, IV, 199)

O’nun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen kimse, “Ben, bundan önce de sonra da O’nun bir benzerini aslâ görmedim!” demekten kendini alamazdı.[4]

Birgün Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, Arap kabîlelerinden birine uğramış ve kabîle reisi kendisine :

“–Yâ Hâlid! Bize Allâh’ın Rasûlü’nü, sûret ve sîreti ile tasvîr et.” demişti.

Hâlid -radıyallâhu anh- ise :

“–Bu imkânsız, buna kelimeler yetişmez.” deyince, kabîle reisi :

“–O hâlde hiç olmazsa tasavvur ve idrâkin nisbetinde hulâsa et.” dedi.

Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi :

“–Sana şu kadarını söyleyeyim ki, gönderilen, gönderenin kadrince olur. Gönderen, Kâinâtın Hâlıkı olduğuna göre, gönderdiğinin şânını var sen hayâl ve tasavvur eyle!..” ( Münâvî, V, 92; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, s. 417)

O’ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh’ın peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delil ve burhâna ihtiyaç yoktu.

Hâsılı, O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Bunu Muallim Nâci ne güzel ifâde etmiştir :

Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan olur hayrân Sana
Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân Sana

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, Allâh Rasûlü’nün ahlâk-ı hamîdesinin bütün varlıkları şevke getirdiğini şöyle ifâde eder :

“O ne güzel bir cömerttir ki, O’nun cömertlik fışkıran varlığı sâyesinde denizden inci, sert taştan yâkut ve dikenden gül çıkar. Eğer bahçede O’nun güzel ahlâkından bahsedilirse, sevinçten ağzını açıp gülmeyen, yâni açılmayan bir gonca göremezsin.” ( Dîvân, s. 65-66)

Bütün güzellikler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de toplanmıştı. Vücûdundan âdeta nûr saçılırdı. Ancak yine de Allâh Rasûlü’nü bütün güzelliği ile kimse görebilmiş değildir. Nitekim İmâm Kurtubî şöyle der :

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüsn-i cemâli tamâmen zâhir olmamıştır. Eğer varlığının bütün güzellikleri olanca hakîkati ile görünseydi ashâbı ona bakmaya tâkat getiremezdi.” ( Ali Yardım, Peygamberimiz’in Şemâili, s. 49)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şâiri Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh-, O’nun hilkatteki eşsizliğini şu şekilde mısrâlara dökmektedir :

وَاَحْسَنُ مِنْكَ لَمْ تَرَ قَطُّ عَيْنِى

وَاَجْمَلُ مِنْكَ لَمْ تَلِدِ النِّسَاءُ

خُلِقْتَ مُبَرَّءًا مِنْ كُلِّ عَيْبٍ

كَاَنَّكَ قَدْ خُلِقْتَ كَمَا تَشَاءُ

( Yâ Rasûlâllah! Benim gözüm, Sen’den daha güzelini görmemiştir. Hiçbir kadın Sen’den daha güzelini doğurmamıştır. Sen, bütün ayıp ve noksanlardan berî olarak yaratıldın. Sanki Yaratan, Sen’i arzu ettiğin gibi yaratmış…)


Hilye-i Şerif Nedir? - Hz.Muhammed ( S.A.V.) 'in Hilye-i Şerifleri

Hilye-i Şerif aslinda hicde öyle internetlerde gezen hadisde yazdigi gibi, peygamberin sireti suretini anlatan yazilar degildir, Hilye demek Muhammedin bedeni aslilerinin, diger bedeni aslilere göre, krokisi, haritasi demekdir. kimler onun ne tarafinda duruyor gösteren harita demekdir. Bunuda Allah, O nun yakin ve uzak komşulari olarak ayarlamiş, ve onun yildizinin, bir nevi burc haritasi demekdir bu. ve fakat her an degişebilen bir harita, hani muhammed hicret ederken, Ebu Bekr efendimiz yanindaydida o anlatiyor :
Bir korku geliyordu bana ve, önden bir gelirde O na zarar verir diye, ve hemen onun önüne geciyordum, biraz gidince, bu sefer başka bir korku peydah oluyordu bende, ve arkdan biri gelirde ona zarar verir diye, ve hemen bu seferde O nun ardina geciyordum, ve onlarin bu iki hareketinden "Talaal Bedru" ilahisi meydana gelmiş.
"Sen güneşsin , Sen kamersin" bir önde muhamed güneş oluyor, birde arkada, ve ebu bekr önde, ebu Bekr güneş olmuş, muhammed ebu bekre ay ve kamer olmuş, yani öyle olunca, bizim yildizimiz, bir konuma gelirki, işde başka bir yildiza ay ve kamer olmuş, sonra birde öne gecer, bütün yildizlari alip döndürten ana yildiz olmuş, "Sen güneşsin , Sen kamersin" ve muhammedin benim AY im dedigi "Sen güneşsin , Sen kamersin"

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular

Receb Allah'ın ayı; şaban benim ayım, ramazan da ümmetimin ayıdır.

( Hadis-i Şerif , Süyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 4411; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Um-mâl, nr. 35164.)

ve Dün (29.04.2017) şaban ayinin 1 iydi, yani demekki muhammedin, yani güneşimizin başka bir an güneşe, ebu bekir güneşine kamerlik ettigi, aya geldik , yani şaban ayi ve ebu bekrin önden gittigi ay,

ve işde Hilye Muhammedin burc haritasi demek olur, ve o yapilan en güzel Hilye Tablosunuda "Hattat Mustafa Rakim Efendi" yapmiş ve bu alltaki güzel harita
-----------------------

Hilye; sure , şekil demektir. Peygamberimiz’in ( sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şeklini, suretini anlatan yazılara, eserlere hilye-i şerif denilmiştir. O’nun mübarek şekli ise hadislerde rivayet edilmiştir. Sorulan rivayetekaynaklarda rastlayamadık. Ancak hilye-i şerif hakkındaki diğer hadislerle beraber değerlendirince tamamen de göz ardı edilmemesi gerekir. Zayıf olsa bile, seleflerimizin Hazreti Ali efendimizden rivayet edilen diğer hadislerle beraber bu rivayetle de amel ettikleri anlaşılmaktadır. Böyle bir yönelişin neticesi olarak hilye-i şerif diye bir sanat gelişmiştir. Küçük kâğıtlara yazarak yanlarında taşımışlar, büyük levhalara yazıp işyerlerine ve evlerine asmışlar, onun vasıtasıyla Efendimiz’i ( sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlamışlar ve O’na saygılarını ifade etmişlerdir. Ayrıca pek çok kerametini görmüşlerdir. Ümmetin itibar ettiği bir şeyin kaynağı zayıf olsa da o şeye, dinin esaslarına zıt olmadıktan sonra itibar edilir. Hilye-i şerifte dine zıt bir uygulama yoktur. Efendimiz’in ( sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şemailinin yazıldığı levhalara bakarak O’na salavat getirmek, O’na dua etmek, saygılarını ifade etmek, şirk değildir. Bilakis O en büyük peygambere ümmet olma şuurunu pekiştiren bir vesiledir.


----------------------

Ahir zaman Peygamberi ( S.A.V ) Hazretleri Peygambercimiz MUHAMMED MUSTAFA ( S.A.V ) dünyadan ahirete nakledilirken ahir zaman cenapları Hz.EBU BEKİR , Hz. ÖMER , Hz. OSMAN Hz. ALİ ecmain tarafından ağlaşıyorlardı. Sen gidersen Cemalini bir daha göremiyeceğiz. Bizim halimiz nice olur , YA RESULALLAH DEDİLER. Bu sırada Hz. FATIMA anamız içeri girip , halimiz nice olur deyip , RESULALLAH'IN boynuna sarılıp çok ağladı...

O vakit RESULALLAH bu sözleri söyledi :

'' EY KIZIM FATIMA , SEVGİLİ ESHAPLARIM , GAMYEMEYİN , VÜCUDUMUN RESMİNİ
SİZE YAZDIRAYIM , ona HİLYE-İ ŞERİFE denir...



Beni anarsanız. Beni görmek isterseniz . O vakit okuyun , yüzünüze sürünüz . Hemen Beni Görmüş Gibi OLursunuz dedi.

Onlarda sevindiler.. Sonra Hz. ALİ' den yana yüzünü cevirip ya ALİ benim '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' yaz. Benden sonra gelen Ümmetime söyle,Benim Ümmetimeden Benim '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' kim yazdırıp okursa ve okutan ve dinleyenler;

Beni görmüş gibi olurlar.Ben onlardan razı olurum.

Okuma bilmezse , her sabah yüzüne sürerse, Cehennem onlara haram olur;

SIRAT'I yıldırım gibi geçerler.

Cennete Benim ile beraber girer. '' HİLYE-İ ŞERİFİM'' her hangi bir evde olursa ,
o eve haram , şeytan , cinni giremez.

Ona sihir bazlık edemezler . O evde HALİLİBRAHİM bereketi olur .

Gam ve Tasa görmezler... Benim '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' okuyan

Cehennem azabından haberdar olur ve cümle belalardan kurtulur...
'' EY BENİM ÜMMETİM ! sakın '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' kafirlere göstermeyin ,
onlara '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' okumayın ki Benden Şefaat istemesiler. buyurdu.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİLYE-İ ŞERİFLERİ



MUHAMMED( S.AV) ALNI AÇIK İDİ,
KAŞLAR ÇATIK İDİ ,
SAKAL-I ŞERİFLERİ BEYAZ İDİ,
BENZİ BUĞDAY RENGİ İDİ,
MÜBAREK SAÇI SİYAH İDİ,
GÖZLERİ ELA İDİ,
ELLERİ TEBASÜN İDİ,
ÖN DİŞLERİ SEYREK İDİ,
ARASINDAN HAKİKAT NURU ZUHUR EDER İDİ ,
GÖĞSÜNDEN GÖBEĞİNE KADAR BİR SATIR YAZI YAZILMIŞTIR,
İKİ OMZUNUN ARASINDA MÜHRÜ NÜBEVVET YAZILI İDİ.


---------------------
Hilye-i Şerif Duası

Resullah ( s.a.v) haddizatında büyüktü,kendisini görenlerin nazarında da büyük görünürdü.ne kadar istese de hiç kimse görmezlikten
gelerek ona hürmeti terk etme gücünü kendinde bulamazdı.Mübarek yüzü hafif yuvarlak ve dolgunca idi.Rengi pembe-beyaz olup,
ayın 14'ü gibi parlardı.Mübarek boyu ortadan uzunca,çok uzundan kısacaydı.O kavminin orta boylusu idi.Mübarek başı büyükçe idi ki;
bu onun idrak gücüne delalet etmekteydi.Mübarek saçları kıvırcıkla düz arası,hafifçe dalgalıydı,kolayca şekil alabildiğinde sağa ve

sola ikiye ayırırdı.Mübarek saçlarını salıverdiğinde kulak yumuşaklarını geçerdi.Mübarek alnı genişti.Mübarek kaşları yay gibi ince,
uzun ve düzgündü,o şekilde ki;hiçbir tüy diğerini geçmezdi.Birbirine yakın olmayıp çok mükemmeldi.Mübarek kaşlarının arasında bir
damar vardı ki; Allah için kızması onu harekete geçirirdi.Mübarek gözleri irice olup,kudretten sürmeliydi,siyahı çok siyah,beyazı çok

beyaz olup,akında hafif pembelik karışık idi.Mübarek burnu hafif uzunca olup,ucu inceydi.Mübarek burnunun üstünde öyle bir nur vardı

ki; iyice bakmayan kişi sahip olduğu nurdan dolayı ortasını çıkıntılı zannederdi.Mübarek sakalı çok gür ve büyükçe idi.Mübarek
yanakları düz olup,çıkıntılı değildi.Mübarek ağzı genişti ki; bu da fesahatının bir delili idi.Mübarek dişleri çok keskin ve parlak olup,
üst dişlerinin arası hafifçe açık idi.Mübarek boynu gümüş gibi güzel ve parlak olup,düzgünlük ve doğrulukta sanki çizme resim gibiydi.
Mübarek uzuvları birbirine çok uyumlu ve münasip idi.Mübarek bedenleri mutedil bir şekilde etli olup,mübarek etleri sarkık değildi.
Karnı şerifleri ve göğsü şerifleri birbirine müsavi ( eşit konumda) idi.Mübarek göğüsleri genişti ki; bu onun asilliğinin ve gücünün
alemetiydi.Mübarek omuzlarının arası geniş idi.Mübarek kemiklerinin eklem yerleriyle omuz başları ince idi ki; bu onun mükemmel
kuvvetinin delili idi.Mübarek uzuvlarının tüysüz kısmı çok parlak ve nurlu idi.Mübarek vücudu kılsız olup,sadece göğsünden göbeğine
doğru inen bir tüy şeriti vardı.Mübarek kolları ve omuzları tüylü olup,mübarek kolları uzunca idi.Mübarek el ayası genişce idi ki; bu

onun hem sureten hem de manen elinin açıklığının delili idi.Mübarek elleri ve ayakları irice idi.Mübarek parmakları ince idi.
Mübarek tabanlarının boşluğu mutedil olup,ne çok çıkıntılı ne de çok düşük idi.Mübarek ayakları düz,pürüzsüz ve yumuşak olduğu için
kayganlığından su tutmazdı.Yürüdüğü zaman meyilli engebeli bir yerde yürürcesine ayaklarını sürtmeden sertçe kaldırıp,geminin suda
akışı gibi yürürdü.ve yokuştan iner gibi salınırdı.Yürümesi sekinet ve vakarla olup,adım araları genişçe idi.Bir tarafa bakarken sadece
mübarek başıyla değil bütün vücuduyla yönelirdi.Mübarek göz uçları yere doğru eğik olup,vahiy bekleme anı dışında yere bakışı göğe
bakışından daha uzun vuku bulurdu.Bu da onun sekinet ve emniyetinin deliliydi.Mübarek bakışlarının ekseriyeti göz ucuyla vaki
olurdu ki; bu da onun varlıklara hırs ve ihtiras içinde bakmadığının bir deliliydi.

Onun bütün bakışları : "Onlardan bazılarına dünya hayatının süsü olarak kendilerini imtihan etmek için verdiklerimize gözlerini uzatma!"
( Taha,131) emrine imtisalen zaruret miktarıydı.Ashabını önünde yürütür," Arkamı meleklere bırakın." buyurdu.
Son derece tevazuundan dolayı karşılaştığı kişiye önce kendisi selam verirdi.Mübarek sırtında bulunan iki kürek kemiği arasında
peygamberin hatemi olduğunu gösteren nübüvvet mührü vardı.

“Lâ ilahe illallah Muhammedürresulullah”
“Tebahce Ya Muhammed Ente Heysûrun” “Tevecceh haysu şi’te feinneke Mensurun”

anlamı :
“Gurur duyup sevinebilirsin Ya Muhammed! ( sallallâhü aleyhi ve sellem) Sen nebîlerin en cesurusun. Hiç bir kimse senin eriştiğin mertebeye erişmedi.Nusret anah*tarları sana verildi. Nereye yönelsen Allah Teâlâ’nın yardımıyla galipsin.”

Hülasa;kainatın Efendisi insanların en cömerti,en açık gönüllüsü,en

doğru sözlüsü,en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi.Kendisini ilk defa görenler heybetine kapılır, fakat tanıyıp dostluk kuranlar
onu çok severlerdi.Hasılı;Fahr-ı Kainat Efendimiz gözleri kamaştıracak şekilde nurların nuru idi.Onu tarife çalışanlar :
"Ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibi bir zatı görmedik!" derlerdi.Allahû Teâla'nın salat ve selamları O'nun, Ehl-i Beyt'inin
ve cemi ashabının üzerine olsun!

Hilye-i Şerif ve Faziletleri

Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) dünyadan ahirete göç edecekleri zaman ashab-ı kiram ''Ya Resulallah'Senden sonraya kalıp da cemalini göremezsek halimiz nice olur?'' diye ağlaştılar.Sonra kızı Hz.Fatıma boynuna sarılıp ''Ey Babacığım! Senin cemalini cemalini göremeyeceğiz halimiz nice olur''diye ağladı.O zaman Resullullah Efendimiz şu sözleri söyledi : ''Ey kızım Fatıma,ashablarım geliniz.Size vücudumun cevmini yazdırayım.Beni görmek istediğiniz vakit okuyup yüzünüze sürün,hemen beni görmüş gibi olursunuz.Ben dahi sizden razı olurum.
Her kim ümmetimden olup da beni görmek istediği vakit okuyup yüzüne sürerse cehennem ona haram olur.
Her kim onları yükseğe kaldırıp bakarsa ve bana muhabbetle bağlanırsa Allahu Teala ona cehennemi haram kılar,o kişi kabir azabından emin olur.
Mahşer günü çıplak olarak haşre girmez,sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer ve benimle birlikte cehennete girer.O kişi yönetici ise muradına erer.
Allahu Teala ona düşmanlarına karşı yardım eder.Butün şeytanların şerrinden korur.Her korkusundan emin olur.Her kim bunları yanında taşırsa Allahu Teala And cennetlerini ona konak yapar.
Ulemanın beyanına göre içinde Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) in cemal-i şerifi bulunan eve felaket uğramaz,şeytan ve fakirlik girmez,ateşte yanmaz.
Üzerinde taşıyan kişi her türlü müsibetten korunur.
Ömür ve devleti uzun olur.
Ahiret belalarından emin olur.Her ne niyetle kırk gün okursa muradı hasıl olur.
Ölümden sonra kefenine koyduan kabir azabı görmez.Yetmiş melek ona dua ve istiğfar eder.

NOT : Hilye-i Şerif okumadan ve bakıp yüzüne sürmeden evvel üç defa salavat-ı şerif okunması uygun olur.

Binlerce salat ve selam Sevgili Peygamberimize,ailesine ve ashabına olsun...
Ne mutlu Hz.Peygamberin sevgisiyle dolu bir kalbe sahip olanlara!

Hazret-i Ali ( keremallâhü veche),
Hazreti Peygamber sallallâhü aleyhi vesellemi vasfettiği zaman, şöyle buyurdu :
Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne düz uzun saçlı; saçı, kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi ( yuvarlak) yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi.
İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avcu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi.
İki omuzu arasında "Nübüvvet Mührü" vardı. Bu Onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu, en arkadaş canlısıydı. Kendilerini ansızın görenler Onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler, fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, Onu herşeyden çok severlerdi.

"BİZ SENİ ANCAK ALEMLERE RAHMET OLSUN DİYE GÖNDERDİK"

Hz. Ali'nin radiyallahü anh'ın beyanına göre Peygamberimiz Efendimiz aleyhissalât-ü vesselâm :
* Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri yapılı, güçlü kuvvetli ve yakışıklı bir insandı.
* Cildi yumuşak, teni kırmızıya çalan beyazdı.
* Kirpikleri siyah ve uzundu.
* Gözleri kara ve büyükçe idi.
* İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı.
* Saçları ne dümdüz ne de kıvırcıktı.
* Sakalı sık ve bir tutamdı.
* Büyük başlı ve hilâl kaşlıydı.
* Alnı yüksek, burnu çekme, boynu uzun, göğsü genişti.
* Karnı ile göğsü bir idi, şişman değildi. Zayıf da değildi, sıkı etliydi.
* Ayaklarının altı çukur idi; düz taban değildi.
* Gözleri uzağı görür, kulakları uzaktan ses alırdı.
* Ağızları genişçe idi.
* Dişleri sıktı.
* Yüzünün bütün çizgileri görünürdü.
* Omuzları etli, omuz kemikleri enliydi.
***
Ebu Hureyre radiyallahü anh Peygamberimiz Efendimiz aleyhissalât-ü vesselâm'i tanıtırken şu vasıflarla vasfetmişti :

* Peygamberimiz Efendimiz, orta boylu idi, fakat uzuna daha yakındı.
* Beyaz tenli idi.
* Sakal kılları siyahtı.
* Dişleri çok güzeldi.
* Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu.
* İki omuz arası genişti.
* Yanakları ne şişkin ne de çöküktü.
* Ayağının bütünüyle yere basardı.
* Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya dönerdi.
* Ne O'ndan önce ve ne de O'ndan sonra güzellikte O'nun gibisini görmedim.
***
Sahâbe-i Kiram'dan Câbir bin Semure radiyallahü anh de Efendimiz Aleyhisselât-u Vesselam'ın fiziki halini şu vasıflarla tanıtmıştır. Demiştir ki :
* Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam'ı gördüm. Üzerinde bir cübbe vardı. Rasulüllah'ın nurlu yüzü ile ay'ın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tesbit etmek maksadıyla önce Allah'ın Rasûlünün yüzüne baktım; daha sonra da ay'ın yüzüne baktım. Vallahi bana göre, Peygamberimiz Efendimizin o mübârek yüzleri Ay'dan çok daha güzeldi.
***
Sahâbe'den Berâ bin Azib radiyallahü anh da Rasûlüllah aleyhissalât-ü vesselâm Efendimizi şöyle vasfetmiştir :

* Peygamberimiz Efendimiz aleyhissalât-ü vesselâm orta boylu idi.
* İki omuzlarının arası genişçe idi.
* Mübarek başlarından omuzlarına doğru uzanan saçları, kulak yumuşağına kadar inerdi.
* Peygamber Aleyhisselam aleyhissalât-ü vesselâm o kadar güzeldi ki, ben ondan daha güzel bir kimse görmedim.

Peygamberimiz Efendimiz'in aleyhissalât-ü vesselâm şemâlini ( fiziki yapısını) anlatan sahabelerin mübarek ağızlarından dökülen inciler böyle ( Radiyallahu Aleyhim Ecmaîn...)


Hilye İ Şerif Duası, Bismillahirrahmannirrahim Ahir zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Mustafa ( s.a.v) vefat edeceğine yakın bir zamanda, dünyadan ahirete nakledecek ahir zaman büyük insanlar; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali Radiyallahu ann ecmain, Hazreti Muhammed Mustafa ( s.a.v) etrafında ağlaşıyorlardı. Sen gidersen cemalini bir daha göremeyiz. Bizim halimiz ne olur, Ya Muhammed Resul Allah’ dediler. Bu sırada Hz. Fatıma anamız da içeri girip, halimiz ne olur deyip, Resul Allah’ın boynuna sarıldı, çok ağladı. O zaman Resul Allah’ şu sözleri söyledi. Ey Fatıma, sevgili ashablarım gamlanmayın, vücudumun resmini size yazdırayım da, ona Hilye-i Şerif’e denir. Beni anarsınız. Beni görmek istediğiniz, o vakit bunu okuyun, yüzünüze sürün. Hemen beni görmüş gibi olursunuz. Onlarda çok sevindiler. Sonra Hz. Ali’den yana yüzünü çevirerek, Ya Ali benim Hilye-i Şerif’imi yaz buyurdu. Benden sonra gelen ümmetime söyleyin.

Hz. Muhammed ( s.a.v) alnı açık idi, kaşları çatık idi, sakalı şerifleri beyazdı, benzi buğday rengi idi, mübarek saçı siyah idi, gözleri ela idi, burnu yüce idi, elleri tebasün idi, ön dişleri seyrek idi, arkasında hakikat nuru zuhur eder idi, göğsünden göbeğine kadar bir satır yazılmış. İki omzunun arasında mührü nübüvvet yazılıydı.

Hilye İ Şerif ten Sonra Okunacak Dua : Hilye i Şerif’i okuduktan sonra 3 defa bu salavatı şerife okunur.


2000 ( ikibin) tane salavatı şerife okumuş gibi sevap alırsınız.

Allahümme Salli Ala Nuri Muhammed'in Ala Nuri Muhammed, Allahümme Salli Muhammedin Akli Muhammedin Fakülü Allahümme Salli Ala Muhammedin Seyyidina Muhammedin Desduri, Allahümme Salli Ala Muhammedin Duri Muhammedin Duri, Muhammedin Cesedi, Muhammedin Ala Cesedi. Birahmetike Ya Erhamerrahimin. Vesalamün Alel Mürselin Velhamdülillahi Rabbil Alemin. El-Fatiha

Hilye i Şerifin Faziletleri : Benim ümmetimden benim Hilye-i Şerif’imi kim yazıp okursa ve okutan ve dinleyenler, beni görmüş gibi olurlar. Ben de onlardan razı olurum. Okuma bilmeyen, her sabah yüzüne sürerse, cehennem azabı onlara haram olur. Sıratı yıldırım gibi geçer. Cennete benimle beraber girer. Hilye-i Şerif’im hangi bir evde olursa o eve cinni, haram, şeytan, giremez. Ona sihirbazlık edemezler. O evde Halil İbrahim bereketi olur. Gam ile tasa görmezler. Benim Hilye i Şerif’imi okuyan cehennem azabından emin olur ve cümle beladan kurtulur. Ey benim ümmetim Sakın benim Hilye i Şerif’imi kafirlere göstermeyin. Onlara Hilye i Şerif’imi okumayın ki, benden şefaat istemesinler. Benim ümmetimden bir kimse istifade edip, canı gönülden Hilye i Şerifimi okur, okutur ve dinlerse, dünya ve ahiretteki muradına nail olur. Amin.

--------------------
Hilye-i Şerif ve faziletleri hakkında söylenenler doğru mudur?

Hilye-i Şerif Duası ve Faziletleri

Hilye-i Şerif Duasi ve Faziletleri
Hilye-i Şerif Duasi ve Faziletleri
Benim ''HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' kim yazdırıp okursa ve okutan ve dinleyenler; Beni görmüş gibi olurlar.Ben onlardan razı olurum.Cehennem onlara haram olur; sırat köprüsünü yıldırım gibi geçerler.
Cennete Benim ile beraber girer. '' HİLYE-İ ŞERİFİM'' her hangi bir evde olursa ,
o eve haram ,şeytan,cinni giremez.Ona sihir bazlık edemezler . O evde HALİLİBRAHİM bereketi olur .
Gam ve Tasa görmezler... Benim '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' okuyan Cehennem azabından haberdar olur ve cümle belalardan kurtulur...
'' EY BENİM ÜMMETİM ! sakın '' HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' kafirlere göstermeyin , onlara ''HİLYE-İ ŞERİFİMİ'' okumayın ki Benden Şefaat istemesiler,buyurdu.
Ulemanın beyanına göre içinde Peygamber Efendimiz ( Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in cemal-i şerifi bulunan eve ; felaket uğramaz,şeytan ve fakirlik girmez,ateşte yanmaz.
Üzerinde taşıyan kişi her türlü müsibetten korunur.
Ömür ve devleti uzun olur.
Ahiret belalarından emin olur.
Her ne niyetle kırk gün okursa muradı hasıl olur.
Ölümden sonra kefenine koyduan kabir azabı görmez. Yetmiş melek ona dua ve istiğfar eder.

Hilye-i Şerif Duası

Resullah sallallahu aleyhi ve sellem haddizatında büyüktü,kendisini görenlerin nazarında da büyük görünürdü.ne kadar istese de hiç kimse görmezlikten
hiç kimse görmezlikten gelerek ona hürmeti terk etme gücünü kendinde bulamazdı.Mübarek yüzü hafif yuvarlak ve dolgunca idi.
Rengi pembe-beyaz olup,ayın 14'ü gibi parlardı.Boyu ortadan uzunca,çok uzundan kısacaydı.O kavminin orta boylusu idi.Mübarek başı büyükçe idi ki;bu onun idrak gücüne delalet etmekteydi.
Mübarek saçları kıvırcıkla düz arası,hafifçe dalgalıydı,kolayca şekil alabildiğinde sağa ve sola ikiye ayırırdı.Mübarek saçlarını salıverdiğinde kulak yumuşaklarını geçerdi.Mübarek alnı genişti.Mübarek kaşları yay gibi ince,uzun ve düzgündü,o şekilde ki;hiçbir tüy diğerini geçmezdi.Birbirine yakın olmayıp çok mükemmeldi.
Mübarek kaşlarının arasında bir damar vardı ki; Allah için kızması onu harekete geçirirdi.Mübarek gözleri irice olup,kudretten sürmeliydi,siyahı çok siyah,beyazı çok beyaz olup,akında hafif pembelik karışık idi.
Mübarek burnu hafif uzunca olup,ucu inceydi.Mübarek burnunun üstünde öyle bir nur vardı ki; iyice bakmayan kişi sahip olduğu nurdan dolayı ortasını çıkıntılı zannederdi.Mübarek sakalı çok gür ve büyükçe idi.Mübarek yanakları düz olup,çıkıntılı değildi.Mübarek ağzı genişti ki; bu da fesahatının bir delili idi.Mübarek dişleri çok keskin ve parlak olup,üst dişlerinin arası hafifçe açık idi.Boynu gümüş gibi güzel ve parlak olup,düzgünlük ve doğrulukta sanki çizme resim gibiydi.
Mübarek uzuvları birbirine çok uyumlu ve münasip idi.Bedeni mutedil bir şekilde etli olup,mübarek etleri sarkık değildi.
Karnı ve göğsü şerifleri birbirine müsavi ( eşit konumda) idi.Mübarek göğüsleri genişti ki; bu onun asilliğinin ve gücünün alemetiydi.Mübarek omuzlarının arası geniş idi.Mübarek kemiklerinin eklem yerleriyle omuz başları ince idi ki; bu onun mükemmel
kuvvetinin delili idi.Mübarek uzuvlarının tüysüz kısmı çok parlak ve nurlu idi.Mübarek vücudu kılsız olup,sadece göğsünden göbeğine doğru inen bir tüy şeriti vardı.Mübarek kolları ve omuzları tüylü olup,mübarek kolları uzunca idi.Mübarek el ayası genişce idi ki; bu onun hem sureten hem de manen elinin açıklığının delili idi.Mübarek elleri ve ayakları irice idi.Mübarek parmakları ince idi.
Mübarek tabanlarının boşluğu mutedil olup,ne çok çıkıntılı ne de çok düşük idi.Mübarek ayakları düz,pürüzsüz ve yumuşak olduğu için kayganlığından su tutmazdı.Yürüdüğü zaman meyilli engebeli bir yerde yürürcesine ayaklarını sürtmeden sertçe kaldırıp,geminin suda
akışı gibi yürürdü.ve yokuştan iner gibi salınırdı.Yürümesi sekinet ve vakarla olup,adım araları genişçe idi.Bir tarafa bakarken sadece mübarek başıyla değil bütün vücuduyla yönelirdi.Mübarek göz uçları yere doğru eğik olup,vahiy bekleme anı dışında yere bakışı göğe bakışından daha uzun vuku bulurdu.Bu da onun sekinet ve emniyetinin deliliydi.Mübarek bakışlarının ekseriyeti göz ucuyla vaki olurdu ki; bu da onun varlıklara hırs ve ihtiras içinde bakmadığının bir deliliydi.

Onun bütün bakışları : "Onlardan bazılarına dünya hayatının süsü olarak kendilerini imtihan etmek için verdiklerimize gözlerini uzatma!"
( Taha,131) emrine imtisalen zaruret miktarıydı.Ashabını önünde yürütür," Arkamı meleklere bırakın." buyurdu.
Son derece tevazuundan dolayı karşılaştığı kişiye önce kendisi selam verirdi.Mübarek sırtında bulunan iki kürek kemiği arasında peygamberin hatemi olduğunu gösteren nübüvvet mührü vardı.

"Allahü vahdehü la şerike leh Muhammeden abduhü ve rasulullah tevecceh haysu şi'te feinneke mansur"

Hülasa;kainatın Efendisi insanların en cömerti,en açık gönüllüsü,en doğru sözlüsü,en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi.Kendisini ilk defa görenler heybetine kapılır, fakat tanıyıp dostluk kuranlar onu çok severlerdi.Hasılı;Fahr-ı Kainat Efendimiz gözleri kamaştıracak şekilde nurların nuru idi.
Onu tarife çalışanlar : "Ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibi bir zatı görmedik!" derlerdi.Allahû Teâla'nın salat ve selamları O'nun, Ehl-i Beyt'inin ve cemi ashabının üzerine olsun!

Hilye-i Şerif ve Faziletleri

Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) dünyadan ahirete göç edecekleri zaman ashab-ı kiram ''Ya Resulallah'Senden sonraya kalıp da cemalini göremezsek halimiz nice olur?'' diye ağlaştılar.Sonra kızı Hz.Fatıma boynuna sarılıp ''Ey Babacığım! Senin cemalini cemalini göremeyeceğiz halimiz nice olur''diye ağladı.O zaman Resullullah Efendimiz şu sözleri söyledi : ''Ey kızım Fatıma,ashablarım geliniz.Size vücudumun cevmini yazdırayım.Beni görmek istediğiniz vakit okuyup yüzünüze sürün,hemen beni görmüş gibi olursunuz.Ben dahi sizden razı olurum."
Her kim ümmetimden olup da beni görmek istediği vakit okuyup yüzüne sürerse cehennem ona haram olur.
Her kim onları yükseğe kaldırıp bakarsa ve bana muhabbetle bağlanırsa Allahu Teala ona cehennemi haram kılar,o kişi kabir azabından emin olur.
Mahşer günü çıplak olarak haşre girmez,sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer ve benimle birlikte cehennete girer.O kişi yönetici ise muradına erer.
Allahu Teala ona düşmanlarına karşı yardım eder.Butün şeytanların şerrinden korur.Her korkusundan emin olur.Her kim bunları yanında taşırsa Allahu Teala And cennetlerini ona konak yapar.
Ulemanın beyanına göre içinde Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) in cemal-i şerifi bulunan eve felaket uğramaz,şeytan ve fakirlik girmez,ateşte yanmaz.
Üzerinde taşıyan kişi her türlü müsibetten korunur.
Ömür ve devleti uzun olur.
Ahiret belalarından emin olur.Her ne niyetle kırk gün okursa muradı hasıl olur.
Ölümden sonra kefenine koyduan kabir azabı görmez.Yetmiş melek ona dua ve istiğfar eder.

NOT : Hilye-i Şerif okumadan evvel üç defa salavat-ı şerif okunması uygun olur.


Peygamber efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem dünyadan ahirete göç edecekleri zaman ashab-ı kiram ‘Ya Resulallah senden sonraya kalıp da cemalini göremezsek halimiz nice olur?’ diye ağlaştılar. Sonra kızı Hz. Fatıma boynuna sarılıp ‘Ey babacığım! Senin cemalini göremesek halimiz nice olur?’ diye ağladı. O zaman Resullullah efendimiz şu sözleri söyledi : ‘Ey kızım Fatıma, ashaplarım geliniz, size vücudumun cevmini yazdırayım. Beni görmek istediğiniz vakit okuyup yüzünüze sürün, hemen beni görmüş gibi olursunuz. Ben dahi sizden razı olurum. Her kim ümmetimden olup da beni görmek istediği vakit okuyup yüzüne sürerse cehennem ona haram olur. Her kim onları yükseğe kaldırıp bakarsa ve bana muhabbetle bağlanırsa Allah Teala ona cehennemi haram kılar, o kişi kabir azabından emin olur. Mahşer günü çıplak olarak haşre girmez, sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer ve benimle birlikte cennete girer. O kişi yönetici ise muradına erer. Allah Teala ona düşmanlarına karşı yardım eder. Bütün şeytanların şerrinden korur. Her korkusundan emin olur. Her kim bunları yanında taşırsa Allahu Teala And cennetlerini ona konak yapar. Ulemanın beyanına göre içinde Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin cemal-i şerifi bulunan eve felaket uğramaz, şeytan ve fakirlik girmez, ateşte yanmaz. Üzerinde taşıyan kişi her türlü musibetten korunur. Ömür ve devleti uzun olur. Ahiret belalarından emin olur. Her ne niyetle kırk gün okursa muradı hasıl olur. Ölümden sonra kefenine koyduran kabir azabı görmez. Yetmiş melek ona dua ve istiğfar eder.
Hocam, tüm bu yazılanların aslı var mıdır?

------------------


SORU :

Hocam “hilye-i şerif” nedir? Tablo ve resim olarak taşınması ve bakılması ile elde edilmesi muhtemel ve mümkün kazançlardan söz ediliyor. Bilgi verebilirseniz seviniriz.

CEVAP :

Hilye Arapça’da ‘zinet, süs, yaratılış, sıfat, şekil’ manalarına gelir. Peygamberimizin sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılara, kitaplara ve tablolara Hilye-i Saadet veya Hilye-i Şerif denilir.

Bunlar birer sanat eserleridir. Fakat bunların taşınmasının, evlere asılmasının herhangi bir dini değeri yoktur. Yani asanlara/taşıyanlara bir sevap getirmeyeceği gibi asmayan ve taşımayanların da bir eksiği olmaz.


------------

HİLYE-İ SAADET


Hilye; cevher, süs, sûret, görünüş ve güzel sıfatlar.

İslâmî ıstılahta hilye; Rasûlullah'ın yüce sıfatlarını anlatan manzûm veya nesir halindeki yazılara Hilye-i Saadet veya Hilye-i Şerif denilir.

Hilye-i Saadet, çok kere nesihle yazılmıştır. Başta besmele yazılır, besmelenin sağından başlanarak Râşid halife ( Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) isimleri sülüsle yazılırdı. Bu kısıma göbek tabir olunur. Biraz daha aşağıda yine sûlüsle "Ve mâ ersalnâke illâ rahmeten li'lâlemîn" âyet-i kerîmesi yine sûlüsle yazılır ve bu âyetin altına da hilye-i saadetin geri kalan kısmı yazıldıktan sonra yazan şahsın adı kaydedilirdi. Bu kısma da etek tâbir edilir. Bu etek kısmının sağına ve soluna Efendimiz ( s.a.s) torunları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ( r.a)'in adları yazılır.

Müslümanlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz ( s.a.s)'in her haline ve şekline son derece önem verdikleri için, usta san'atkârlar çok sayıda hilyeler yazmışlardır. Bugün bile gayet san'atkârane yazılmış ve yapılmış Hilyelere, müzelerde veya şahısların meydana getirdikleri özel kolleksiyonlarında rastlamak mümkündür.

------------------------
Hilye-i Seadet


Eshabına nasihatten sonra,
Fahri âlem dedi, benden sonra.

Hilye-i pakimi, görse biri,
Olur o, yüzümü görmüş gibi

Gördükte, hubbu hâsıl olsa,
Yani, hüsnüme âşık olsa.

Beni görmeği etse arzu,
Kalbi, sevgimle olsa dolu.

Cehennem olur, ona haram,
Rabbim, Cenneti eder ikram.

Dahi, haşretmez çıplak, anı Hak,
Olur gufranına, Hakkın mülhak.

Denildi ki, hilye-i Resuli,
Severek yazsa, birinin eli.

Eder Hak, onu korkudan emin,
Bela ile dolsa, ruy-i zemin.

Hastalık görmez, dünyada teni,
Ağrı çekmez hiç, bütün bedeni.

Günah etmiş ise de, bu adam,
Cehennem cismine, olur haram.

Ahirette azabdan kurtulur,
Dünyada her işi, kolay olur.

Haşreyler, anı hem, Rabbi celle,
Dünyada, Resulü görenlerle.

Hilye-i Nebiyi, güç iken beyan,
Başlarız, ona oldukça imkân.

Sığınarak Zülcelale,
Vasf ederiz âcizane.

İttifak etti, bu sözde ümem,
Kırmızı beyazdı, Fahri âlem.

Mübarek yüzü, halis ak idi,
Gül gibi, kırmızımtırak idi.

İnci gibi, yüzündeki teri,
Pek hoş eylerdi, güzel cevheri.

Terleyince, O menbaı sürur,
Dalgalanırdı sanki bahri nur.

Görünürdü gözü, daim sürmeli,
Kalbleri çekerdi, güzel gözleri.

Akı, beyaz idi gayetle,
Onu övdü Rabbi, âyetle.

Siyahı anın, değildi ufak,
Bir idi ona, yakınla uzak.

Geniş, güzel ve latifti gözü,
Nur saçardı hep, mübarek yüzü.

Kuvve-i bâsıra-i Mustafavi,
Gece gündüz gibi, olurdu kavi.

Bakmak arzu etseydi, bir yere,
Cism-i pâki de dönerdi bile.

Başa tâbi ederdi cesedi,
Bunu terk etmemişti ebedi.

Hem, cisim idi, Resul-i ekrem,
Yaraşır, ruh-i mücessem desem.

Güzel, hem sevimli idi Resul,
Hakka çok, sevgili idi Resul.

Malikle Ebu Hâle, söyledi,
Hilal gibi, açık kaşlı idi.

İki kaşı arası, her zaman,
Gümüş gibi görünürdü, ayan.

Mübarek yüzü, az yuvarlaktı,
Derisi, berrak, hem de parlaktı.

Siyah kaşları mihrabı, anın,
Kıblesi idi, bütün cihanın.

Ortası yüksekçe görünürdü,
Yandan bakınca, mübarek burnu.

Çok güzel idi, çekme ve latif,
Edemez gören, Onu tam tarif.

Seyrek idi, dişlerinin arası,
Parlardı, sanki inci sırası.

Ön dişleri, ettikçe zuhur,
Her tarafı, kaplardı bir nur.

Gülse idi, iki cihanın serveri,
Canlı cansız, her şeyin Peygamberi.

Görünürdü, ön dişleri, pek afif,
Dolu daneleri gibi, çok latif.

İbni Abbas der, Habib-i Huda,
Gülmeğe, eyler idi istihya.

Hem hayâsından O, dinin senedi,
Kahkaha etmedi derler, ebedi.

Nazik, mahcup idi, Resul-i cenab,
Daim eyler idi, bakmağa hicab.

Yüzü benzerdi, yuvarlak aya,
Zati aynaydı, yüce Mevlaya.

Nurlu idi hep, o vech-i hasen,
Bakılmazdı, tenevvüründen.

Gönüller aldı, o güzel Nebi,
Aşıkı oldu yüzbin Sahabi.

Bir kerrecik görenler, rüyada,
Dediler, böyle zevk yok, dünyada.

Hem güzel yanakları, bileler,
Fazla etli değildi, diyeler.

Anın etmişti, cenab-ı Halık,
Severek, yüzün ak, alnın, açık.

Boynunun nuru, ederdi her an,
Saçları arasında, lemean.

Mübarek sakalından, iyi bil,
Ağarmıştı ancak, on yedi kıl.

Ne kıvırcıktır, ne de uzun,
Her uzvu gibi idi, mevzun.

Gerden-i pâki Resul-i afak,
Gayet ak idi ve gayet berrak.

Eshab içinden, çok ehl-i edep,
Karnı, göğsiyle, birdi, dedi hep.

Açılsaydı, mübarek sinesi,
Feyiz saçardı, ilim hazinesi.

Aşka olunca, mahall-i teşrif,
Başka olurmu, o sadr-ı şerif?

Mübarek sinesi, geniş idi,
İlm-i ledün, Ona inmiş idi.

Ak ve berraktı, o sadr-ı kebir,
Sanırdı görenler, bedr-i münir.

Ateş-i aşk-ı zât-ı ezeli,
Odlara yakmıştı, O güzeli.

Bilir elbet bunu, pir-ü civan,
Yassı kürekliydi, Fahr-i cihan.

Sırtı ortası hem, etli idi,
Kerem sahibi, devletli idi.

Gümüş teninde, letafet vardı,
İrice mühr-i nübüvvet vardı.

Sırtında idi, mühr-i nübüvvet,
Sağ tarafına yakındı, elbet.

Bildirdi bize, edenler tarif,
Bir büyük ben idi, mühr-i Şerif.

Rengi, sarıya yakın, karaydı,
Güvercin yumurtası kadardı.

Etrafına çevirmiş, sanki hatlar,
Birbirine bitişik, kılcağızlar.

Anlatanlar, O âli nesebi,
Dedi, iri kemikliydi Nebi.

Her kemik iri, merdane idi,
Sureti, sireti şahaneydi.

Mübarek azasının her biri,
Uygun yaratılmıştı hem, kavi.

Çok hoş idi, her uzvu anın,
Âyetleri gibi, Kur’anın.

Elleri ayası, O sultanın,
Ayakları altı, dahi anın.

Geniş ve pak idi, nazik mergub,
Taze gül gibi, latif ve mahbub.

Çok mevzun idi, der ehli nazar,
O kerametli, mübarek eller.

Selam verseydi, birine eğer,
Tebessüm ederdi hep, Peygamber.

Bir iki gün, geçseydi aradan,
Hatta uzasaydı da, bir aydan.

Belli olurdu, hoş kokusundan,
O kimse, adamlar arasından.

Billur gibiydi, ten-i bimuyu,
Nice medh edeyim, ol pehluyu.

Dostu seyr etmek için, O şerif,
Göz olmuştu, bütün cism-i latif.

Kemal üzereydi, nazik teni,
Hallâk göstermişti. Hikmetini.

Yoktu, göğsünde, karnında asla,
Hiçbir kıl, sanki gümüş levha.

Göğsü ortasından aşağı yalnız,
Bir sıra kıl, dizilmişti, hilafsız.

Bu siyah hat, mübarek bedeninde,
Hoştu, hale gibi, ay çevresinde.

Bütün ömründe kalmıştı, keza,
Gençlikte gibi, mübarek aza.

İlerledikçe, sinn-i Nebevi,
Tazelenirdi hep, gonca gibi.

Hem dahi, kâinatın Sultanı,
Zan eyleme ki, ola pek yağlı.

Ne zaif, ne de pek etli idi,
Mutedil, hem pek kuvvetli idi.

Lahmı, şahmı, dediler ehl-i derun,
Birbirinden, ne ziyadeydi, ne dun.

Etmiş, ol beden serayın üstad,
Adl-ü dad ile esasın bünyad.

İtidal üzere idi, pak teni,
Nura gark olmuştu, bütün bedeni.

Orta boylu idi, o Sidre mekân,
Ortalık, Onun ile buldu nizam.

Seyreden, mucize-i kametini,
Dedi hep, medhedip hazretini.

Görmedik böyle, gül yüzlü güzel,
Boyu, hem huyu, hem yüzü güzel.

Orta boylu iken, Nebi,
Uzun kimseyle yürüseydi.

Ne kadar, uzun olsa idi, o er,
Yine yüksek görünürdü, Peygamber.

Uzun boylu olandan o cevher,
Yüksek idi, el ayası kadar.

Bir yol gitseydi, izzetle,
Hızlı yürür idi, gayetle.

Deriz, vasf-ı şerifinde yine,
Yürürken, eğilirdi önüne.

Yani, bir yokuştan iner gibi,
Daim önüne, az eğilirdi.

Şanlı, şerefli idi, o Celil,
İftihar eylerdi, ruh-ı Halil.

Bir zatı ki, murad ede Huda,
Her azası, olur elbet ala.

Yolda giderken, eğer bir kimse,
Ansızın, Resulullahı görse.

Korku düşerdi, kalbine anın,
Yüksekliğinden, Resulullahın.

Hem de biri, Nebi ile, müdam,
Sohbet ederek, söylese kelam.

Sözlerindeki lezzet ile ol,
Kul olurdu, kabul etse Resul.

Etmişti Onu, Hallak-ı ezel,
Hüsn-i ahlakla, bi misl-ü bedel.

Ya Resulallah! Gücüm yok medhine,
Yaratıldık hep, senin hürmetine.

Hâsılı, ey Şah-ı iklimi vefa,
Sana canım da feda, her şey feda.
























Camilerin Kubbelerinde Gizlice Hilye Haritasi vardir,
o isimler yazili Tablolar, ve Durdugu Yerleri

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen